11 Ekim 2012 Perşembe

FORMAT ATTIM YÜREĞİME...


        Kapı açıldı her sabah olduğu gibi pür neşe içeri girecek sanıyorum... Gözler yemyeşil, dudaklar kıpkırmızı boyanmış... Sarı saçları düzgün bir şekilde toplanmış...  Günaydın Zehra'cım diyerek, tüm pozitif havası odayı saracak, bende uyanacağım...Günaydın Aynur, yine bombasın diyeceğim...
        Ama bugün farklı, bugün karanlık, bugün ışığı sönmüş... Kanatları çökmüş, enerjisi bitmiş, gülen yüzü solmuş...Anlam veremiyorum önce.
       Ne oldu neyin var diyorum...Ses yok...Konuşmak şu an onun için ızdırap, çok ısrar etmiyorum ama var bir farklılık. Nasıl olsa kendini hazır hissedince anlatır diyorum... Biliyorum ki bazen insanın yüreği çok sızlarken konuşmak bile ızdırap geliyor... Acısını içinde yaşamak, ağlayarak deşarj olmak gerekiyor...      
            İşlerini toparlamış yanıma geliyor, birlikte ağlayıp dertleşme saati... İnsan çok derinden bir acıyı hissettiği zaman belki bunu sadece çok güvendiği insanlarla yapmak istiyor... Kapım her zaman açık olan sayılı insanlardan biri o... Yaşadığı zorluklara nasıl göğüs gerdiğini anlatırken, bazen ben sıkıntı yaptığım şeyleri düşünüp utanıyorum. Bana büyük hayat dersleri veriyor çoğu zaman ama bugünkü hayat dersi hem onu yıkıyor hem beni...
       Kızkardeşini kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüye hiç bir telafi edici söz bulamıyorum, elini tutup sadece ağlıyorum...Hayat bu veren de Allah alanda...Hayatın bu anı hepimizin başına gelecek...Umarım hiçkimse keşkelerle dolu bir ayrılık yaşamaz kardeşleriyle...Hayat kısa, bir bakmışız yanlızız yada onlar yanlız...

     Can Dündar yine çok güzel yazı ile format attırıyor bize aşağıdaki yazıyı okurken, belki gözyaşları sel olacak ama bırakın olsun... Arada bir farkındalık yaratabiliyorsak kendimize ne mutlu bize...



Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...
Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"...
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum...
Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye
ediliyordu...
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an...
Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...
Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...
Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...
Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz...
Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...
Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...
Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım...
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm
çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...
Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...
Görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...
Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu per perişan...
Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu,o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla...
Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını...
     Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.." diyordu acıyan ses tonlarıyla...
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı...
Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu...
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını
okumadan kitabın...
Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek istedim hayal olduğunu unutup...
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...
Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar...
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...
Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...
Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...
Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline...
Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı.. Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...
Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde...
İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...
Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin...
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...
Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti..Ağlayacaktı aklına geldikçe...
Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu...
"hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni...
Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...
Bak mezuniyet törenimde de babasızdım...
Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...
Diyecek canı yanarak bir köşede...
Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum...
Nasıl dayanır bensizliğe?...
O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana...
Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...
Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti...
Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı...
Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne...
Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün...
Tek cümlesi takıldı o an içime;
" Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..."

Babam-annem,o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları...Bilerek hiç kırmamıştım onları...
Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım.... Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak... Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek...
Diğerlerine geçmiyorum...
Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre "diğerlerine" artık sizler de dahilsiniz...
Düşünün, bir gün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş“ diye...
Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...
Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi... Oysa ki yazarın amacı "Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini" göstermekti...
Benim de öyle... Lafı çok uzattım farkındayım...
Ama dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı...
Ben o gün kurduğum o hayalle,canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM... Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...
Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti...
Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı...
Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence...
İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı...
Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim...
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...
Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...
LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...
Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok...
İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın,azığınızı hazırlayın,ertelemeyin...
Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın... Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin...
Ve en önemlisi; VERDİĞİ-VERMEDİĞİ,ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN,HAMD EDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A

       
                                                                         CAN DÜNDAR...
 
    
   Evet Ablacım; benden üç yıl önce bugün dünyaya gelmişsin... İlk çocuk.. ilk heyecan...Birlikte ne çok sıkıntı, ne çok sevinç yaşadık...Hep yan yana üçlü müttefik gibiydik...Sorunların çözüm merkezi oldun herzaman... Dobra, açıksözlü oluşun içindeki yufka yüreği görmemize engel olmadı ... Bildik ki sen hep bizim iyiliğimizi istersin, her zaman kanatların etrafımızda...Bizi korur, bizim için dua edersin... Kardeş bu demek, hiç bir kötü niyet beslemeden, karşılık beklemeden,almadan vermesini bilmek...Üç kardeşiz Allah bize hiç bir zaman yokluğumuzu hissettirmesin, keşke demeden, birlikte, dolu dopdolu bir hayatımız olsun...İyi ki varsın, iyi ki bizimlesin... Nice mutlu, sağlıklı, uzun hayatlara...Seni çok seviyorum...



17 Eylül 2012 Pazartesi

İKİ BAYRAM ARASI...



      Çok hızlı akıyor hayat... Bir bakıyoruz yaz, bir bakıyoruz kış. Sanki göz açıp kapamışız ve geçmiş günler, aylar... Bu kadar hızlı akarken hayat, hep bir şeyleri bekliyoruz gelecek diye...Hafta sonu gelsin yaparım, ay sonunda giderim, bayramda yaklaştı....
      Kıymetini bilemeden geçen yıllar belki yıllar sonra hesap soracak bizden... Neden beni daha iyi anlamadın, kıymetimi daha iyi bilmedin diye...Birşeyleri beklemek yerine anların değerini bilebilirsek eğer mutlu olmak için bayram olmasını beklemeye de gerek kalmayacak belki Can Dündar'ın dediği gibi....



 Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram oldugunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun diregi bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayip "çok sükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmus bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendigine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarini müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.   
"Ona güvenmistim, yanılmamışım" sözü bayramdır. 
 Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. 
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır…..

                                                                                                           Can DÜNDAR..   
                               

7 Haziran 2012 Perşembe

BİR BİLEN VAR MI?

            Çok mu zor bu insanları anlama sanatı... Yoksa ben mi standartları aşamıyorum? Tamam anladık doğru tek değil... Herkesin doğrusu kendine ama doğruyu bulmada izlenen bir yol yok mu? Herkes doğruyu kendi çıkarlarına doğru yönlendirecekse buna doğru olan bu demek  mi doğru....


           Bazen bir bakıyorum karşımdaki insanın düşüncelerini düzeltmeye, ona doğruyu göstermeye çabalarken buluyorum kendimi ama sonra anlıyorum ki benim göstermek istediğim tarafsızlık duvarını delip geçiyor onların çıkarları...  



             Her zaman insanların kadın, erkek aynı tartıda olduğuna inanan ben bir bakıyorum karşımda şimdiki hali ile orta yaşlarda ama duygusal boyutu ile çocuk yaşlarda bir erkek... Doğru yolu göstermeye çalışan, dürüstlüğü, tarafsızlığı,doğruyu aşılamaya çalışan bir anne gibi düşüncelerini yıkamaya çalışıyorum...

          Yada orta yaşın üzerinde bir bayan dini vazifelerini kendince yerine getirmeye çalışıyor ama komşusunun, arkadaşının arkasından dedikodu ver yansın gidiyor...İnsanların  bu kadar kendi çıkarları doğrultusunda giden bu doğrularla birlikte tükendiğimi hissediyorum...Oysa hayat kendin için istediklerini başkaları içinde dileyebilmekten ibaret değilmi?

 
     Evli çiftlerdeki sorunlarsa apayrı! Evlenince kadının ailesi sanki buharlaşıyor erkeğin gözünde, tüm varlıkları ile erkeğin ailesine odaklanılıyor...


     Halbuki kadının da erkeğinde kendi ailesinden vazgeçemeyeceği iki taraf için de kabul edilse ve en önemlisininde bizim kurduğumuz aile olduğu bilinse, çevreden gelen farklı doğrularla sevgiler yıpranmasa, karşılıklı anlayış, hoşgörü, dilimizden düşürmediğimiz empati her daim bizimle olsa...


 

    Ve biz bu doğruları içimizdeki benle paylaşsak sadece...Nerdeydim? Neredeyim? Nereye gidiyorum? diyebilsek duygularımıza...Sonlar başlangıç olur belki yaşam denen bu olguda...

15 Mayıs 2012 Salı

Durum Analizi...

              Ne kadar kısır bir döngüde yetişmişiz... Ne zormuş duyguları dile dökmek... Ama olsun değer :)


               Beraber yaşlanmak istediğim hayatımın arkadaşı...

               Zıt kutuplar birbirini çekermiş... Bu tez çok doğruymuş bunu artık daha iyi anlıyorum...Senin hep aceleci tavrın karşısında kader utansın ki her adımını garantiye almak isteyen, her durumun öncesini ve sonrasını tartan bir kadına rastladın...Hep sen hızla koşarken ben seni biraz olsun yavaşlatmaya çalıştım... Ne kadar başarılı oldum tartışılır belki ama artık en azından bunun çok kolay bir şey olmadığını ben anladım...Şimdi bazen sen yavaşlıyorsun bazen ben hızlanıyorum dengeyi sağlıyoruz...:)




               Sürprizlerden korktuğumu sanan ben sayende sürpizlerin ne kadar güzel olduğunu öğrendim... Bazen çılgın olmak lazım mış... Yolun yarısındayken bana hazırladığın sürpriz hayatım boyunca en güzel doğum günü hatıram olarak kalacak... Tabii sen daha da  süper sürprizlerim var diyorsan kapılar her zaman açık....:)

              Hayat arkadaşım; her zaman bana çok değer verdin. Benim ne kadar önemli olduğumu en çok sen bana hissettirdin... Uzun yıllar geçti ve geçecek hiç bir zaman bana karşı ağır bir söz söylemedin... Beni olduğum gibi kabul ettin, değiştirmeye çalışmadın...Erkekler tarafından ezilen kadınları görüp söylendiğimde her zaman yanımda oldun...Tüm kızların okuyup, kimseye muhtaç olmaması konusunda hep benimle hem fikir oldun...

          

                   Sorunlar, istekler bitmez...Sen hep çözüm noktamız oldun...Sırf bizim mi tüm aile, eş, dost, tanıdık kim varsa herkesin  sorun giderme merkeziydin... Onlar söylemese de sen hep iş edindin onları.... Alınacaklar, satılacaklar  hep senden soruldu... Bazen ben boğuldum bu karmaşa da sen boğulmadın... Sorun nerdeyse sen çözüm olarak orda oldun... Bu bazen iyi oldu bazen kötü malum herkes işine karışılsın istemez:)
                        


          Çocuklarımıza her zaman sevgi dolu oldun... Bazen de onlarla çocuk oldun... Çoğu zaman üç çocuğum var gibi hissettim... Belki de o yüzden genç kaldım  çocukların içinde :)


          Şimdi seninle yeni başlangıçlara adım atacağız... Yıllar sonra evimizin sıcaklığını yeni bir mekana taşıyacağız... Zevkler göreceli bazıları beğenecek, bazıları sesizce eleştirecek... Ama olsun  bizi bizle yaşayan dostlarımız her zaman olduğu gibi bizlerle olacak...Mekan için değil bizim için evimiz dolup dolup taşacak.... Yüreklerde var genede bir burukluk, on iki yıl dile kolay aynı mekan... Çok şanslıyız aslında çok iyi insanlar tanıdık, çok güzel dostluklar yaşadık veee tüm eski dostlarımızla yeni dostluklara kapılarımızı araladık...
       

11 Nisan 2012 Çarşamba

SON!

     


        Şimddiii o sevdiğim ışıklı yolu yanlız mı yürüyeceğim.... Seçtiğimiz filmleri birer birer yanlız mı izleyeceğim...Yanlız mı?

         Asıl sorun bu  mu? Yanlız kalmaktan mı korkuyoruz? Yoksa sadece varlığına mı alıştık... Belki de son noktayı koymak en zor olanı.. Son vuruş... Öldürücü olan hani... Aslında her son vuruş yeniden bir doğuş bunun farkına o an varabilsek...

     Hayatımızın en güzel, en değerli günlerinin kıymetini, harcadığımız zamanı, verdiğimiz emeği doğru olanda kullanabilsek...Belki yaşananlar o yaşın gereği ama zaman çok hızlı akıp gidiyor farkına bile varamıyoruz ömrümüzü tükettiğimizin...İnsana verdiğimiz emekler  iz bırakıyor yüreklerimizde.. Unutmak ne mümkün sadece zaman hafifletiyor biraz..Yıllar geçse de hatırlıyoruz, öyle bir şarkı çalıyor ki gözümüzden iki damla yaş istemesek de akıyor...
                             
                             
    Peki doğru olan ne? yanlış sa bu hayatın akışı bizde sürükleniyorsak bu yanlışların etrafında doğruyu biliyorsak ama yüreğimiz kaldırmıyorsa... Doğru olan bu mu peki...Yaşanmışlıklar yaşatıyorsa seni ve yaşanacaklarla ayakta kalabiliyorsan nedir bu doğru olan...       

     Yıllar geçtiğinde yaşayamadıklarımızı sızı olarak hissedersek ya... Bunun garantisini kim verebilir...Yanlış yapmaktan korkup, destek aramamalı insan  çünkü destek yüreklerde...Yürek doğruyu, yanlışı söylüyor insana...Günahıyla sevabıyla yaşanacak bir şey varsa yüreğimin kararı bu demek en doğrusu belki...


      Umut etmekten vazgeçtiğinde umutsuzluğu seçen sen olursun...Keşke duyguları tartan bir terazi olsa, belki kararlar daha rahat alınırdı sayesinde...Ama unutmamalı insan  her son bir başlangıç yaşayacaksan...

          

5 Nisan 2012 Perşembe

MUM...




              "Mum dibine ışık vermez" demiş atalarımız.... Ama etrafına saçtığı ışık ruhumuza aydınlatıyor değil mi!  Gün geliyor evimizi aydınlatmak için, gün oluyor ruhumuzu aydınlatmak için yakıyoruz mumları...

























2 Nisan 2012 Pazartesi

KÜÇÜK AYRINTILAR!

                       Hayat bazen çok küçük detaylarda saklı güzelliklerin arasından bize gülümsüyor.... Çiçekler ruhumuza renkli ışıkları saçıp, gönlümüzü açıyor...

                

      Ama nedense gördüğümüzde ne kadar güzelmiş dediğimiz detayları hayatımıza bir türlü sokamıyoruz... Belki gözlerimiz şenlenirken, ruhumuzda açılır diye bu güzel resimleri ekledim bugün..

      Gelecek güzel günlere ve güzel baharlara...
































28 Mart 2012 Çarşamba

BAHAR...

      


    Yazık ki yaşayamıyoruz baharı... Kış bitimi hemen yaz geliyor... Ruhumuzu açacak güzellikler sıcağın etkisiyle buharlaşıp gidiyor...

    O zaman fotoğraflarda yaşayalım mı baharı :)